24
Ekim
2011
Nihayet insanlık öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre,’yahu insanlık öldü mü?’ diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde,’insanlık öldü mü?’ ya da ‘insanlık ölür mü?’ biçiminde büyük başlıklar yayımlamakta yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar,telgraflar yağmıştır;herkes,insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir.
21
Ekim
2011
Bir insanin her şeyini adayabileceği bir kadına âşık olması fevkalade bir şey…
Tanımlamaya çalışsam beceremem. Uyandığında yeniden umutla bakmak hayata; umutsuzca umut etmek… Elden bir şey gelmemesi… Aşk kendini tanımaktır, yapamamları, olamazları ve olamamları anlamaktır…
14
Ekim
2011
Kendime sitem ettiğim zamanlar olur zaman zaman. Gereksiz yere yüklenirim kendime, belki de gereklidir diye. Kahrımdan ölüyormuş gibiyimdir, canım burnumda gibidir, yalnız ve mutsuz gibiyimdir.. Genellikle de çaresiz hissederim. Sonra herhangi birisiyle konuşurum, benim için çok fazla bir şey ifade etmeyen ‘herhangi’ birisi… Sonra rahatlarım belki biraz.. Aklıma soldaki şarkı gelir… Ne diyor şarkı:
Çoğalır engeller yürür gidersin
Yüreğin taşıyıp götürür seni
Nice selden sonra kumdan ötede
Kardeşin duymaz eloğlu duyar
Kardeşim duymaz.. Duyması gerekmediğinden mi duymaz, yoksa başka sebepler mi vardır bilmem.
Duymadım kardeşim, ne ayrıldığını, ne başka sorunlarını…
Pek uzun bir süreden sonra yine merhaba! Şimdi efenim, neden bu kadar geciktik falan hikayelerine girmeye pek gerek yok. Zira zaten bu yazıyı okumanız tümüyle bir tesadüf. Takipçim falan da olmadığınıza göre, rahat rahat takılabilirim. Başlamadan önce, bir şarkı sunayım size..
20
Ağustos
2011
Güzel başlık. Çok uzun zamandır aslında böyle afilli bir başlık altında yazmak istiyordum. Başlığı güzelleştiren şey nedir sizce? Neyse.
Olanlar, olmayanlar, olmaması gerekenler… Her şeye şöyle güzel bir yönüyle
Siyaset yazmak çok huyum değildir ama baktım ki facebook’taki arkadaşlarımın %80′inden fazlası gaza gelmiş, ben yazmasam olmaz diye düşündüm. E tabi bir de yazmama Brestgerfich kardeşim de vesile oldu. Hadi bakalım hayırlısı.
Aslında son günlerde hiç de şaşırılmayacak bir tepki süreci yaşıyoruz. Sanırım bizim genlerimzde kaybetmiş olmaya karşı bir baş kaldırı var hep. Tuttuğumuz takım yenildiğinde, yenen takıma küfür ederiz mesela.. Deplasman maçlarında ev sahibinin tuvaletlerini kırarız, koltuklarını parçalarız. Hatta bunun için deplasman da olmaya da gerek yoktur, yenilmiş olmak, yeniliyor olmak yeterlidir. Yenilgilere karşı neden bu kadar hazımsızız? Hepimizin bildiği bir gerçeği açık açık dillendireyim hadi: Çünkü biz hep en iyisini bildiğimizi, en doğrusunu söylediğimizi, doğru tarafta olduğumuza acayip bir şekilde inanıyoruz. Bir durup, etrafımıza bakmıyoruz. Neticede, karşı taraf zaten hep haksız, hep suçlu ve hep yanlış. En doğru doğal olarak biz ve bizden olanlardır.
Dikkatimi çeken 12 Haziran facebook iletileri:
1
Haziran
2011
İçeriye girerken aklımda telafisi olmayan onca günün hüznü vardı. Merhaba dedim sıkılarak. Direk konuya girmemi istiyordu ki cevap gayet umarsız ve soğuktu. Özür dilemeye, eski günlerimize dönebiliriz demeye gelmiştim. Beni affetmesi için ayaklarına bile kapanabilirdim.
Büyük bir salonda bir başınasındır. Bir elinde kumanda, diğerinde sigara boş boş ekrana bakmaktasındır. Yalnız ve çaresizsindir. Anlatabilecek hiçbir şeyin yokken hiç’lerini bile anlatmak için can atarsın. Anlatabilecek birilerini ararsın ama yoklardır ve sen henüz onları var edemezsin. Ekranı kapatmaya karar verirsin, yerinden kalkarsın ve yürümeye başlarsın evin içinde öylece. Sonucun değişmeyeceğini bile bile yürümeye devam edersin duvarlar izin verdiği müddetçe. Dayanamazsın balkona atarsın kendini bir anda. Bir elinde sigara diğer elinde son yangınından kurtulmayı başarabilmiş bir resim vardır. Bakarsın. Gözlerini ayıramazsın ve daha çok özlersin. Yeni bir yangın başlamak üzeredir. O bir yerlerdedir ve senin dilinde en çok sevdiğin şiirlerinden birisi vardır yazdığın günleri tekrar yaşamaktasındır. Ama bu sefer Gitme diyememişsindir. Dilin buna müsaade etmemiştir ve düğümlenmiştir boğazın nefes almakta bile güçlük çekmişsindir. Sessiz geçecek bir akşamın ardından kendini bir koltukta bulacaksındır ve yine elinde bir sigara olacaktır kuşkusuz. Kurtulmak isteyeceksindir önündekilerden, ardındakilerden, üstündekilerden ve yanındakilerden. Yalnızlığa muhtaç olacaksındır. Sessiz geçen bir geceye ve o sessizliğin “O’nun sesiyle bozulacağını” ummaya… Değişen bir şey olmayacaktır aslında. Gözyaşların yine akacaktır çaresizce. Suskunluğun ebedileşecek, haykırmak istesen dahi başaramayacaksındır. Elinde sadece yarım kalmış isteklerin, tamamlanmayı bekleyen hayallerin ve yanmayı bekleyen resimlerin, şiirlerin, yazıların olacaktır.
Sevmiyorum diye haykırmaya çalışırken her seferinde, kendimi yine aynı sokaklarda, aynı cafelerde, aynı banklarda bulurken, ait olduğum kentten, evden çok da uzakken yine boynum bir yana eğilmiş ve yorgunluktan kapanmakta olan gözlerimi zoraki açtığımda mutsuzluk kokan bir mevsim sabahında oluyorum…
Evet sevmiyorum, sev-emiyorum, sevmemeliyim üçlemesinin yorgunluğu, çocukluğumun kitaplarından kalma öğütler ve yaşanılan onca hatıra… Zorlanıyorum biraz alışmakta… Artık bir fikir sahibiyim gidişlerim ve gelişlerim hakkında… Beni çeken sadece iş değil elbette, farklı bir enerji, farklı bir tebessüm. O2nun farklı bir tebessümü var hayata karşı… Ve bana da karşı… Karşı karşıya oturduğumuzda hep aynı ukalalıkla “sen mi büyüksün ben mi” sorusunu sormak büyük bir zevk verirken, aslında hep aynı bastırılmışlıkla susmaya çalışıyorum. Çaresiz, fısıldıyorum… Seviyorum… İplerin kimin olduğunu anlamadığım, ve zaten göremediğim ipleri de yargıladığım bir hayat, bir kent, bir sevgili, bir sevda… bir… her şey… Her gelişimde, bu sefer sevmemek için çırpınmalıyım diye düşünürken, her seferinde engel olamadığım bir sevda… Aşk mı tutku mu ya da adını bizlerin bilemeyeceği garip, yoksul duygular mı?
Gizlemeye çalışsam da, bir sabah uyanırken, hep aynı sırtta, aynı havayı teneffüs edebilmek fikri aslında ne kadar güzel… İhtiyacım olan sende… Ve ben her seferinde sana geliyorum, dostlarım, düşmanlarım, işim, ötesi kendim için… Seninle başbaşa kalmak mümkün olmasa da, sende olmak, seninle olmak dönüşü zor bir yolun çivili zeminine düşürüyor beni. Her dönüşüm, biraz daha kanatıyor yüreğimi. Bir otogardan ayrılırken, seninle vedalaşmayı her ne kadar istesem de, aslında hiç istemiyorum. Her vedanın, yeni bir başlangıç olması, ve senin her gün eski hayatının ekseninde yeni bir hayata başlıyor oluşun, ve gayet tabii yeniliklere her daim açık oluşun, canımı ne kadar yakıyor anlatamam. Olmayacak hayallerle, bana ait olmanın planlarını kurguluyorum uyumadan önce. Sonra sende uyuyorum, sen farkında mısın bilmiyorum ve her sabaha yine seninle uyanıyorum… Bazen kızgın sesinle, bazen muhabbet kuşlarınla… Bazen geceden kalma kokunla… Uyumadan önce sigara içtiğim zaman sabahları pişman oluyorum kokunu duyamadım diye… Ve kendime kızıyorum her seferinde… Her seferde, bir otobüste, bir düşle… Yine sana gelecek olmanın verdiği düşle… Çok uzayacakmış gibi olsa da, uzamayacağını umuşumla… Seninle biraz daha fazla zaman geçirebilmek adına, her seferinde yakın olduğum her şeyden koparak sana gelmek… Söylemesi bile ne kadar zor ki sana tekrar nasıl geleyim…
Bugün üstüm başım kir içinde, pantolonumun sol tarafında beyaz lekeler, nasıl olmuş hiçbir fikrim yok, ellerimde büyük mücadelelerle hayata geçirdiğim gaz yağı lambamın kalıntıları, ağır kokusu burnumda, sigaramı söndürürken parmaklarım hafiften küllüğe değmiş, kararmış. Nedense umursayamıyorum. Çünkü artık farkındayım, ruhum da en az üstüm başım kadar kirlenmiş. Kendimi küvete atıp saatlerce çıkmasam, ya da hamama gitsem neye yarar acaba? Temizler mi karanlık ruhumu?