İzleyip de beğenmeyen yoktur Esaretin Bedeli’ni. Birkaç yıl aradan sonra tekrar izledim ve ilk kez izlemiş gibi yine beğendim.
“Umut etmek iyidir ve hayattan vazgeçmemek gerek.” Filmden bunu çıkarmıyorsan boşuna izlemişsin demektir… Böyle bir şey diyemem tabi, herkes istediğini çıkarbilir filmden.
Şimdiye kadar yapılmış en iyi 10 filmden biri.
Tartışmasız.
Her türlü övgüyü ve abartıyı da hak ediyor ayrıca.
Mükemmel senaryonun yanında oyuncuları da ayrı bir takdir etmek gerek. Morgan Freeman’ı zaten severim. Bütün filmlerini de izlemişimdir. Ama Tim Robbins’in izlediğim tek filmi bu. Imdb’den filmografisine bakıp bir liste hazırlamam gerek.
19
Mayıs
2012
İzlerken ve izledikten sonra cahilliğimden utandım. Filmin afişine ve adına bakınca; orta yaşlarda bir adamın genç bir kıza olan aşkını anlatan komedi filmi olduğunu düşünüyordum.
Film dramın kralı çıktı.
Karısının “işlevsiz”, kızının ise “sefaletine son verilmesi gereken bir insan” olarak tanımladığı, bir babanın dramını anlatıyor film.
Orta yaş krizine girmiş, ailesindeki sorunlu bireylerden hiç destek alamayan ama bütün kötü koşullara rağmen ailesinin yanında almaya çalışan Lester Burnham(Kevin Spacey), sorunlardan sıyrılıp hayatında değişiklikler yapmaya başlar. Yazık garibim yarı zamanlı bir mutfak elemanı olarak çalışmaya başlayıp, hayalindeki arabayı da alıp keyif yapacakken hayattan bir kazık daha yiyor.
Mutluluğu aramaktan vazgeçmeyip, hayaliyle yanıp tutuştuğu genç güzel Angela Hayes(Mena Suvari) ile ilişkiye girecekken seks canavarı olduğunu sandığı kızın barike olduğunu itiraf etmesiyle bir kez daha yıkılır… Ama kızın daha iyisini hak ettiğini düşünerek ilişkiye girmeyi reddeder.
17
Mayıs
2012
Uzun süre indirdiğim ama bir türlü izleyemediğim bir filmdi. Antonio Banderas’ın filmlerini pek sevmediğim için de acele etmedim. Üstelik Fransız yapımıydı film. Hata kaza indirmemiş olsam izlemezdim yani…
Yaklaşık 20 dakika süren 10 milyon dolarlık bir soygunla başlıyor film. Sessizliğin ardı arkası kesilmiyor. Zaten son yarım saatine gelinceye kadar karşılıklı konuşma yok denecek kadar azdı. Hayatımda izlediğim en sessiz filmlerden biri oldu.
Ülkemizdeki “Kara Melek”in sarışın versiyonu olan Laure / Lily (Rebecca Romijn), güzelliğini ve zekasını kullanarak sürekli erkeklere kendi işlerini yaptırıp geleceğe dair planlarını birer birer uygulamaya koyuyor.
Hayranlık uyandıran bir planlama zekası var kadında.
Tıkır tıkır işliyor herşey.
Müzik ve cinsellik üzerine yapılmış “seks satar” mantığını fazlasıyla taşıyan başarısız ve başarısızlığını kalitesizliğinden alan gereksiz bir film.
Rock müzisyenlerinin yaşantısı o kadar uçuk, abartılı gösterilmiş ki filmi izleyen bir ergenin ilk yapacağı iş gidip bir gitar almak olacak. Kesin.
Acınası sefil hayatlarını, karın doyurmayan kalitesiz müzikleriyle sürdürmeye çalışan bir rock grubunu anlatıyor film.
İnsanın bugününe şükretmesi gerektiğini gösteriyor ama filmdeki abilerin ablaların şükürle uzaktan yakından alakaları yok gibi…
Baştan sona toplamda 1 saat 12 dakika 49 saniye süren filmde sinema adına kaliteli bir an görebilmek imkansız. Tamamen zaman kaybı.
İzmir’e giderken otobüste izlediğim, aslında izlenmemesi gereken ve hatta en başa gidip hiç çekilmemesi gereken bir film bence.
Başrol oyuncusu Nicolas Cage, haçlı ordusunda kiliseye hizmet eden, kilise adına savaşan bir şövalyeyi canlandırıyor. Kendisine verilmiş birlikle ve yanındaki sadık dostuyla zaferden zafere koşan Behmen von Bleibruck(Nicolas Cage)birgün savaş alanında bir kadını hem de masum bir kadını öldürdüğünü fark edince kilisenin ondan yapmasını istediklerini ve o güne kadar yaptıklarını düşünüp “aydınlanma” yaşayarak sadakat yeminini bozuyor… Tabi yemin bozmak bizdeki kafanın üstünde ekmek bölmeyle bitecek iş değil o zamanlar onlarda… Hemen tutuklanıp yargılanıyor ve hapsediliyor.
Yıllarca zafer ve şöhret dolu bir hayat yaşamış olan Bleibruck’a tutukluluk zor geliyor ve ülkeye veba salgını getirdiği iddia edilen bir cadıyı yargılanmak üzere bilmem ne katedraline götürmek, teslim etmek karşılığında özgürlüğüne kavuşacağı bir anlaşma yapıyor…
Yetimhanede büyüyen, çirkin bir küçüklüğü olan ama ergenlik dönemi sonrasında değişip kendince güzelleşen -bence güzel değil salak bi yüzü var. afişteki görüntüden anlayacağınız gibi…- Shelley Darlingson, playboy güzeli oluyor.
Playboy malikanesinde rüya gibi bir hayat yaşarken daha 27 yaşında, yaş haddinden emekli ediliyor.
Tek başına ayakta kalabilmek için o yaşına kadar bir şey yapmamış, ancak kıçını açarak “modellik” yapıp rahat yaşamış biri olarak gelen erken emekliliğin şaşkınlığını yaşarıyor tabi doğral olarak.
Birkaç gün aradan sonra başını sokacak bir yer aramaya başlayan emekli tavşan Shelley, bir üniversitenin bir kulüp evinde kendine yer bulup kulüpteki asosyal ve çirkin kızların hayatlarına renk, hareket katmak üzere harekete geçiyor.
Zookeeper… Hayvan Bakıcısı…
İsmini hatırlayamadığım bir Cnbc-e dizisinde başrol oyuncusuydu Kevin James. Çok güzel, komik bir diziydi. Adamın o dizisiyle bende bıraktığı güzel izlere güvenerek izledim bu son filmini.
Hayvan bakıcılığı yapan ve yaptığı iş yüzünden sevgilisi tarafından terk edilen Griffin’in sevdiği kızın hayatına tekrar girmesiyle sevdiği hayata sırtını dönmesini, yaptığı seçimi anlatıyor film.
Hani aslında hikaye ve verdiği mesaj çok güzel ama film süresini doldurabilmek için çok gereksiz işlere girişmiş ve dolayısıyla film kalitesini kaybetmiş. Kevin James’in, Rosario Dawson’ın ve Leslie Bibb’in oyunculukları iyi ama filmi ortalamanın altında bir film olmaktan kurtaramamışlar.
Imdb puanı 4,3. Ben 4 puan verdim. Kusura bakmasınlar
14
Nisan
2012
Filmin sonundaki coşmuşluğu çıkarınca gerçekten beni kendine hayran bırakan bir film.
30lu yaşlarına gelmiş 8-9 lise arkadaşının hiç kopmayan bağları, eğlence ve sadakat içinde devam eden hayatları anlatılıyor filmde.
Hepsi işini gücünü bulmuş, kimi evlenmiş, kimi nişanlı… Arkadaş grubunun zengin üyesi ve organizatörü Eric’in(Jason Sudeikis) yazlık evinde renk bulan hayatlarının detayları… Gülümseyerek, imrenerek izledim filmin tamamını.
Son bölümlerinde cinsellik de var. O yüzden ailenizle rahat izleyebileceğiniz bir film değil. Kadrosunda da tanınmış himse yok. Umursamayın. Imdb puanını da boşverin.
İddialı bir film değil zaten. Sadece güldürmek, eğlendirmek için yapılmış.
Mutlaka izleyin.
A Little Bit of Heaven… Türkçesi Bir Tutam Cennet
Farklı ve başarılı genç bir reklamcı olan Marley (Kate Hudson)’nin kısa hayatından ufak bir bölümü anlatıyor film.
Oyunculuklar güzel, sırıtmıyor kimse. Senaryo başlangıçta tanıdık aslında. Sıkıcı gibi… Ama hiç alışılmadık bir hal alıp gidiyor. Başrol oyuncusunun öldüğü kaç tane duygusal komedi var ki? Hepsi mutlu sonla biter. Güzel bir aile portresiyle ya da düğünle… Bu öyle değil işte.
Kadın kolon kanseri olup ölüyor malesef… Filmin sonu söylenir mi? İlk 20 dakikadan sonra çıkıyor zaten kadının hastalığı ortaya. Bir önemi yok benim söylemiş olmamın…
Aşkın yanında ölüm o kadar kötü duruyor ki güzel bir bahar günü bir anda kararıp iç sıkan hava gibi çöküyor insanın içine… Duygusal filmlerden etkilenmiyordum uzun süredir. Ama bu film farklıymış.
12
Nisan
2012
Basit bir çizgi romandan beyaz perdeye, televizyona uyarlanmış bir karakter, bir macera.
II. Dünya Savaşı’nın çizgi kahramanı aradan geçen 70 yıla rağmen gerçek bir kahramanmış gibi yansıtılmış filmde. Film bir Amerikalının okyanus ötesinden gelip Avrupa’yı kurtarmasını, II.Dünya Savaşı’nın kaderini değiştirmesini anlatıyor. Amerika’nın kahramanlığını anlatıyor yani.
Tanıdık 3-4 oyuncuyu gördüm filmde. Sıkıcı değil, oldukça akıcı ve macera dolu…
Kaptan Amerika’yı izlerken bizim neden hala Kara Murat’ta takılıp kaldığımızı düşündüm. Sonra Türk’ün Uzayla İmtihanı adlı saçma yapım geldi aklıma… Biz ancak kendimizi rezil etmeyi başarabilen bir milletiz. Başarılı olduğumuz tek konu bu.
Fetih 1453′ten sonra da sinemada bu alanda ne kadar başarılı olduğumuzu görmüş olduk…